Evrensel Kültür Dergisi Ekim 2014 Cem Gurbetoğlu röportajı - Mart 6, 2016

Sadece söylemiyor şarkıyı oynuyor da

Serenad Bağcan koroda şarkı söylerken kendisini Fazıl Say’a eşlik eden bir solist olarak buldu. Birlikte yaptıkları İlk Şarkılar albümü çok büyük bir ilgi gördü. Sonrası geldi; Bağcan’ın muhteşem ve dokunaklı sesi sahnelerden de seyircinin yüreğini titretti…
‘Bir piyano ve bir kadın’ çıktıkları sahnede o şarkılarını sadece söylemiyor aynı zamanda şarkının ruhunu giyiniyor. Bağcan’ın ‘gözümüze yaş düşüren’ şarkılarında, aslında aileden gelen bir mirasın da etkisi var. Şansın, mirasın ve yeteneğin arkasından ittiği bu genç kadın içtenlikle anlatıyor…
Biz sizi daha çok Fazıl Say’la çalışınca tanıdık. Serenad Bağcan bundan önce ne yapıyordu?
Ben müziğin içine doğdum. Halam (Selda Bağcan), babam (Savaş Bağcan), amcalarım Sezer ve Serter Bağcan… Onlar gençlik zamanlarında çok sesli müzik söylerlerdi. Bizim ninnilerimiz hep çok sesli oldu. Böyle bir aile ortamına doğduğun zaman, müziğin insanı motive eden, güzel bir güç olduğunu anlıyorsun. Koro müziği ilgimi çekmeye başladı. Çocuk korosuyla başladık. Bir de annem çok özel bir kadın. Başımıza bir şey geleceği endişesiyle bizi sokaktan koparmak için hep kurslara yönlendirdi. Potansiyellerimizi, yeteneklerimizi keşfetmemiz için bize yol gösterdi.

Ankara’da yaşamanın bir avantajı olsa gerek…
Evet… Müziğin yanı sıra sporla da uğraştım. Masa tenisinde birçok şampiyonluklar kazandım, daha sonraki yıllarda dövüş sporlarıyla da ilgilendim. İster spor, ister müzik olsun, idealim ülkemi temsil edecek bir şey yapmaktı. Şimdi müzikle o çocukluk hayalimi gerçekleştirmiş oluyorum.
Muzaffer Arkan’ın yönettiği Ankara Çocuk Korosuyla başlayan müzik hayatım TRT Gençlik Korosu ile devam etti. Üniversite yıllarımda Ankara’ya bir koro geldi. O konseri seyrederken gözyaşları içerisinde dua ettim, “Tanrım lütfen benim mesleğim bu olsun.” O zaman Eczacılık fakültesinde okuyorum fakat gönlüm müzikte.
Son sınıftaydım. Devlet Çoksesli Korosu kurulacağını gazeteden okudum. Hemen girmek için çalışmalara başladım. Kazandım ve hayatım değişti. Mesleklerimizi yapıyoruz, çalışıyoruz ama bir yerde kendi insanlığımızı ve özümüzü hatırlamak için sanat, müzik gibi şeylerle uğraşmak durumundayız. Hayatımızda tutunacak bir şeye ihtiyacımız var. Sanatında görevi o aslında.
Hobimi meslek halime getirdim ve hiç pazartesi sendromu yaşamadım. Onca şefle, orkestrayla çalıştım. Hep güzel tınılar… Mesela Beethoven’ın 9. Senfonisini söylüyorsunuz. Müziğin içine o kadar giriyorsunuz ki, Beethoven nasıl bir hayat yaşamış merak ediyorsunuz. Bu sizi araştırmaya yöneltiyor. Okuduklarınız, kendi hayatınız, arkadaşlarınızın hayatı, yaptığınız müzik… Hepsi size başka bir vizyon açıyor. 10 yıl önceki Serenad’la şimdiki Serenad arasında dağlar kadar fark var, dünle bugün arasında fark olduğu gibi.

Koro’da söylemek size neler kazandırdı?
Koro, öncelikle disiplin gerektiriyor. Ama aynı zamanda çok sesli söylemek, başkasının sesine tahammül göstermeyi de öğretiyor. Başkasının fikrine saygı duymayı, başkasının yorumunu kabullenmeyi ama kendi yorumunu da buna ekleyebilmeyi öğretiyor. Büyüten ve besleyen bir şey. Hayatta da öyle. Ülkemiz için de geçerli. Başkasının sesine tahammül göstermeyi öğrenmeli insan.
Koro müziği çok zor bir müzik. Çok fazla emek vermek gerekiyor. İğneyle kuyu kazmaya benzer. Her gün çalışıyorsunuz, ama sonucunu konser anında alıyorsunuz.
Koronun sorumluluk yükleyen bir yönü var. 68 kişi ile homojen bir tını elde etmek zorundasın ‘BEN’ değil ‘BİZ’ olmalısın. Fazıl’la yaptığımız çalışmada da ‘BEN’ değil ‘BİZ’ oluyoruz.

İlk Şarkılar’ı dinlemeden önce klasik müzik kökenli bir solist olduğunuzu duymuştum. Albümü biraz da önyargıyla dinlemeye başlamıştım. Çünkü klasik kökenli solistlerin çok benzeşen bir söyleyiş tarzı olduğunu düşünüyorum. Sanki şarkılardaki duygular da bu tarz içinde kayboluyor. Ama sizi dinlerken öyle olmadı. Gönül telimiz titredi yani…
Aslında bunu da yine o klasik eğitime borçluyuz. Ama ben de aynı fikirdeyim. Şan tekniğinin herkesin sesini aynı kalıba soktuğunu düşünüyorum. Eski zamanlarda mikrofon yok, ses sistemleri yok. Koca amfi tiyatrolarda şarkıcılar seslerini en uzaklara kadar iletecekler. Bu da belli bir teknikle oluyor. O yüzden sesinin çok spesifik bir özelliği yoksa, herkesinki aynıymış gibi geliyor. Farklılığını koymak çok daha zor. Pavarotti gibi fark yaratanlar da var tabi.
İşte bu şan tekniğiyle mikrofona söylersiniz, kulaklara ziyan bir şey olabiliyor. Ben de bunu sevmiyorum. Dinleyici olarak neyden hoşnutsuzsam, sahnede onu yapmamaya özen gösterdim.
Yorumculuğuma gelirsek, onu farklı kılan, şarkıyı hissetmem, empati kurabilmem. Burada da başka eğitimlerimin katkısı olduğunu düşünüyorum. Kendinle yüzleşmeyi, kendini tanımayı gerektiriyor. Yaşam koçluğu, öğrenci koçluğu, nefes koçluğu eğitimleriyle gelişen bir şey oldu. Kendinizi anlayınca karşınızdakini de anlıyorsunuz, kabul ediyorsunuz. Kabule geçtiğiniz zaman hislerini de anlayabiliyorsunuz. Hangi duyguda olduğunu anlayabiliyorsunuz. İşte “gönülleri titreten tını” dediğiniz, aslında sesimdeki rezonans, o insanı kabullenmişliğimle, onları anlayabilmemle ilgili.

İlk Şarkılar’ı dinleyen birçok kişinin aklına “Gözüne yaş düşerim” deyişiniz kazındı mesela…
Evet, çünkü gözüme yaş düşerek söyledim. Metin Altıok’u, çocukluğu, aile hayatı, yaşama karşı duruşuyla incelediğim zaman ve şarkıları bunları düşünerek söylediğimde gözyaşları içinde kaldım fakat şarkı söylemeyi kesmedim ve işte o sırada yorum geldi. Bu empati özelliğim bazen beni mutsuzluğa sürükler. Ama bu arada kendimi de keşfettim.
Fazıl’a hep, “Sen yazmaya devam ettiğin sürece ben de söyleyeceğim” diyorum. Çünkü Fazıl’ın müziğiyle kendimi keşfediyorum.
Sesinizde teatral bir tını var ama sizi sahnede izleyince de fark ettim, şarkıyı bir yandan da oynuyorsunuz sanki…
Fazıl’la ‘Sait Faik’i Hatırlamak’ta birlikte çalışırken oyunculuk yönümü keşfettim. Aslında utangacımdır. Ama bu yolculuk başladığı zaman çok doğal oluyor. Acılı bir anne dimdik yürüyerek gidemez mikrofona. Zaten o psikolojiye girdiğim için bedenim de öyle hareket ediyor. Ben de kendimi keşfediyorum. Ardından ‘Hermias – Yunus Balığı Sırtındaki Çocuk’ geldi. O da beni mahvetti. Neşeli bir şey söyleyeceğim zaman da artık kahkahalarla söyleyeceğim sanırım…

İlk Şarkılar’da arka planda sıkça geleneksel ezgiler duyuyoruz. Geleneksel müzik, halk müziği geçmişiniz var mı?
Tabii ki halamdan var. Onu dinleyerek büyüdük. Hatta bize geldiği zaman onu taklit ederdik. O da hoşgörüyle karşılardı. Biz korocuyuz ya, a’ler e’ler hep kapalıdır. O da açarak söylediği zaman bize komik gelirdi.
Türkülerde Anadolu insanının en saf duyguları var. Düşünsenize, ölünün ardından daha mezara konmadan ağıdı yakılırmış. Hiç kirlenmemiş. İnsanlar tarafından da sevilmesinin altında bu saf duyguyu alabilmelerinin yattığını düşünürüm ben. Tabii ki müzik ilerliyor. O anki otantikliğiyle kalsın, tamam. Ama işlene işlene günümüze de gelsin isterim. Öyle de oluyor zaten.

Yeniden bir Aşık Veysel’in doğacağı bir dünya yok…
Olacak ama öyle olmayacak. Dünya değişiyor. Ozanların bakış açısı da değişiyor. Yeni şairler, ozanlar var. Çağımızda her şey çok hızlandı. İlişkiler, sahne şovları, hatta yemeklerimiz. Bizse Fazıl Say’la sahneye iki kişi çıkıyoruz. Bir piyano ve bir kadın. Hiçbir hareket yok, şov yok. Ama ruhlarda yarattığımız o devinim var ya, oradan besleniyoruz. Bambaşka bir şey.

Peki Selda Bağcan’ın akrabası olmanız hayatınızı nasıl etkiledi?
O, ailede çok güçlü bir kadın profili. Benim için de öyle oldu. 50 yıldır hayat görüşünden, siyasi görüşünden ödün vermemiş, boyun eğmemiş, hapislere girmiş bir kadın. Sabaha karşı alıyorlar, evden kelepçeleyerek, götürüyorlar ve diyor ki “Ellerim kelepçeliyken onların güzelliğinin farkına vardım. Onca yıl varmamışım.” Bir sanatçının aslında dramatik bir olayı bile nasıl göğüsleyebildiğini gösteriyor. Böyle bir geni taşıdığım için de gerçekten onur duyuyorum.
Bazen kendimi benzetirim halama. Çoğu insan da benzetir. Zevklerimiz, hareketlerimiz. Bambaşka bir bakış açısı vardır. Bazen tatilleri birlikte geçiririz, benim için çok eğlencelidir. Çizgi film karakteri gibi. O bulutların üstünde toz pembe kadın, aynı zamanda halkın sanatçısı. Başka bir kanal, başka bir yetenek.

Fazıl Say’la nasıl buluştunuz?
Fazıl Say’la Devlet Çok Sesli Korosu’nda Nazım Hikmet Oratoryosu ve Metin Altıok Ağıdı’nı yapıyorduk. Bir gün provaya solist gelmedi. Koro şefimiz İbrahim Yazıcı beni önerdi. Dinledi Fazıl Say. Beğendi. Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok babası için bir albüm hazırlıyordu. ‘Bu Kekre Dünyada’ ve ‘Düşerim’in kayıtlarını yaptık. Stüdyoda otururken Fazıl Say, birkaç yıl sonra Atilla İlhan, Aşık Veysel, Orhan Veli için ayrı ayrı albümler yapmak istediğini söyledi. Ama “üç yıl sonra” dedi. Sonra durdu, “Ya ben bunu niçin erteliyorum ki” dedi ve o anda parçaları, albümün ismini, çıkış tarihini, her şeyini bir dakika içerisinde planladı. Çalışmaya başladık ve bir buçuk ay içerisinde albüm çıktı. Yılın en fazla satan albümü oldu. Bu büyük bir başarı. Çok uzun süre liste başı oldu.

Fazıl Say dünya çapında tanınan biri. Onunla çalışmak nasıl?
İlk başta beni ürküttü. Fazıl Say, yani… Biraz tutukluğum vardı. İki-üç konserden sonra, onu tanımaya başlayınca, güzel gönlünü, iyi niyetini, yardım severliğini, saf niyetlerini ve çocuksu saflığını, dost canlısı olduğunu görmeye başlayınca geçti. Aynı zamanda ülkesini seven ve onun uğruna birçok şeye göğüs gerebilen güçlü bir kişilik Fazıl Say.

Bu yönüyle halanıza mı benziyor?
Tabii… Öyle insanların başka bir tarafları oluyor. Işığında görüyorsunuz. Cümlelerle nasıl tarif edebilirim bilmiyorum ama bir hedefleri oluyor. Etik değerler ve insani değerler doğrultusunda o hedefe doğru gidiyorlar. Ona odaklanıyorlar ve hedefe yaklaştıkça ışıkları daha da parlıyor. Halk da bunu görüyor aslında. Ne olduğunu belki bilmiyor ama algılıyorlar.

Konserlere gösterilen ilgi de bundan öyleyse…
Konserler tıklım tıklım. Çanakkale’de 10 bin kişiye konser verdik. Bilmiyorum kaç yüz bin kişiye ulaştık. Ama biliyorum ki yüreklere de ulaştık, önemli olanda bu zaten. Haziran’dan bu yana çok fazla konserimiz oldu. Sahnede Fazıl’ı çok yakından izleme şansım oluyor. Şunu söyleyebilirim ki çalarken inanılmaz bir konsantrasyona giriyor ve neredeyse bu alemde değilmiş hissine kapılıyorum. Gözlerine baktığınız zaman delip geçiyor. Bakıyor ama asla görmüyor. Türkiye’nin bir tane Fazıl Say’ı var, artık onu üzmeyelim, zorluklar çıkartmayalım, değerini kıymetini bilelim istiyorum, tüm dünya da olduğu gibi…